25 Aralık 2016 Pazar

Söyle Seyyah

 
                                                           
Aynı mı seyyah gözleri bulutlara, özgürlüğü ise yağmurlara benzetişimiz?
Eğer aynıysa seyyah söylesene yağmurun buluttan gidişine mi dedik biz özgürlük diye?
Ya bulut dediyse yağmura git diye.
Yoksa acının, gözyaşının adı mı bu yağmurlar?
Sorsana bana! Ne bu sorular diye.
Neyin sorgu suali yine neyin arayışı diye.
Sus de sus ki biz de özgür kalalım de.
Sus ki sesinin çığlıklarını yağmurun sesine benzetmeyelim de.
Yine biraz acıyalım, biraz yanalım sonrası gelir de.
Sonra de..?

Sonra,
Şarkılar konuşsun, biraz onları dinleyelim ve yağmurun dans edişini seyredelim.
Yıldızları sevelim, ay ile nasıl bu kadar güzel yakıştıklarını konuşalım.
Düşünsene seyyah, başımı yasladığım omuzda huzuru bulduğumu.
Özgürlüğün sebebinin mutlu aşktan oluşunu.
Ah seyyah yolumuz çok uzun.
Uzun da uzun olmasına sonu neresi bu yolun?
Bakma gözyaşı dediğime aldırma sen bana, bilmiyor musun beni?
Ben güçlüyüm seyyah! Sorma bunu bile.
Ki en iyi sen bildikçe sorma.
Şaşırtsın insanlar biraz seyyah. Ama sen beni benimle sınayarak şaşırtma.
En iyi tanıyan sen beni bu sınava tabi tutma.

Ve nihayetin de her şarkı kendi sonuna kadar vardı seyyah.
Her insanın ölümü gibi..




19 Aralık 2016 Pazartesi

Nazan'dan bana dokunan..

   

      Hattat çok acı çekiyordu. Çok fazla acı çekiyordu ve yapabilecek hiçbir şey olmadığını bilmesi acısını arttırıyordu. Başını ellerinin arasına aldı. Defterlerim var hiç olmazsa, dedi. Bedelini çok ağır ödemiş olmama rağmen defterlerim var. Defterlerimde ben varım. Hep defterlerime döneceğim ve defterlerime döndükçe çoğalacak,  büyüyecek ve var olacağım. Bu da bana yeter.


nun masalları, hattat,



      Önümde sadece bir ilk cümle lakin o da evvelkinin son cümlesi. Neden bir evvelkinin son cümlesi bir sonrasının ilk cümlesi olmasındı? Hattat, diyecektim, boş defterlerine bakarak, hıçkırıkları ile kahkahaları arasında, oysa benim ne hikayelerim vardı diyordu, oysa benim ne güzelliklerim vardı ve ne hüzünlerim.


      
       İçimdeki denizden kaç dalga geçtiğini kim saydı? Bütün kalelerimin neden her dafasında böyle savunmasız düştüğünün sebebini kim merak etti. Her çıkışımda kalelerimden, biraz daha nasıl olup da bu kadar küçülebildiğimin nedenini kim anladı? Mutlak olanda var olmak için yaptığım her şey, yazdığım her yazı, var olmak ve toplanmak için attığım her imza biraz daha dağılmama ve küçülmeme yol açtı. Sırtımda alev gömlek, hattat içim yanıyor. Oysa hattat dışarıda kar yağıyor. Darmadağınık odamın bütün kapılarından, bütün pencerelerinden, bütün aralıklarından; gri, soğuk ve sinsi bir duman içeri yayılıyor. Yapış yapış. Hattat kaç kez hayatı, kaç kez aşkı ve kaç kez ölümü aramak için sefere çıktım? Kaçında geri döndüm? Ben senin ruhunun bütün çağrışımlarına ve tezahürlerine vakıfken, dahası hakkın varken benim üzerimde, bir mukadder meçhulde kesişecekken yollarımız, ne kadar yalnız olduğumu ve ne kadar acı çektiğimi bilmedin bile.


 
       Ne kadar isterdim, ne kadar isterdim bir akşamüzeri müjdeci bir ses kapımı çalsaydı ve gözlerimi kamaştıran bir kuyruklu yıldız suretinde nefesimin artık kesildiği bir an içinde saltanatıyla odamı aydınlatsaydı. Ona saatlerce içimdeki ülkeden bahsedebilseydim ve o, ışığıyla bana içimdeki ülkenin aslında ödünç alınmış bütün bulutlarını ve akşamlarını gösterebilseydim ve sonra ona şimdi bana bütün bunları yorumla ve bana gerçeği, kalıcı ve mutlak olanı aydınlığında göster diyebilseydim. Ne kadar isterdim bir akşamüzeri bir müjdeci sesin kapımı çalmasını ve kocaman kuyruğundan ışıltılar saçarak gerçeği odama bırakmasını. Bunca emanetini bunca yangının gömleği ile sırtlandığım halde, bütün gölgelerini olmayan gözlerimle buğular, sisler ardından gördüğümü vehmettiğim halde, o ülkeye hiç ulaşamadım. Ben yaklaştıkça, o ödünç ve büyülü bir tüy bırakarak arkasında, eskisinden daha fazla uzaklaştı. Çünkü ben sürekli dağılıyor ve parçalanıyordum. Bir türlü birleşecek ve görecek kabiliyetim olmuyordu.


   
Hikayeyle de hayatla da olmuyor, öğreniyorum.
Hayatlarımı soyunuyorum ruhumdan, geriye hikaye kalmıyor.
Hikayelerimi soyunuyorum hayattan, geriye ruhum kalmıyor.
Hikayeyle de hayatla da mücadelem var, anlıyorum. İkisinin arasında bir yer yok mu?
   

                                                                                      NAZAN BEKİROĞLU Kaleminden...

                                                                                                                   

12 Aralık 2016 Pazartesi

Gör Bekle Ve Sonra Git


Kendimi bile tarif edemezken başka insanların suretlerini tarif etmem elbette çok başarılı olmayacaktı .. 
   Belli sınırlar çizmeli bir insan ve bu sınırlara merdivenler, katmanlar eklemeli sonrada o katmanlara insanlar yerleştirmeli yakınlık seviyesine göre. Ve bu seviyelere de renk vermeli. İşte biraz da olsa bu renkler karıştığı zaman afallayabiliyor insan. Yönünü nereye çevirmesi gerektiğini, hangi katman da durup dinlenmesini, o katmanda ki insanı dinlemeyi veya seni dinlemesini hangi katmandan istediğini şaşırıyor haliyle. Bu şaşkınlık ile hayatın da attığım adımlarını düşünmen gerektiğini hissediyorsun. İşte o zaman çok önemli bir dönüş yapıyorsun yine iç dünyana, kafana, renkleri veren o beynine. Ve böylece ilk önce kendini sonra da insanları sorgulamaya başlıyorsun.

  İşte insanlar biraz hata yapabilirler ve bu hikaye de ki ressam da hata yapmış olabilir. Yanlış renklendirdiği katmanlar ile karmakarışık bir tablo koyabilir önümüze. Evet yanlış insanlar olabilir etrafında veya yanlış insana doğru sandığı renk vermiş olabilir. Ya da doğru sandığı kişilere yanlış renkler vermiş olması.. Ama zaten gök kuşağı da rengarenk değil mi ki? Önemli olan belki de bu.

   Eğer ki hissedersen bir şeyler ilk önce bunu sorgula kafanda ama bil ki insan kendi yaşamın da kendini tanıyan ve hisseden en iyi renktir. ( Bazen çok iyi bilmese de hissedemese de.. )Bu yüzden yanlış insanların farkına vardığın an bu bir arkadaş olabilir, dost olabilir, sevgili olabilir, yeni tanıştığın birisi hiç fark etmez senin yaşamına dahil ettiğin bir suret olabilir. Sadece şunu bilmek gerekir ki bir insan bu dünyaya bile ait değilken senin hayatın da kalıcı olmasını bekleme. Hiç gitmeyecekmiş gibi sanki hayatında hep verdiğin güzel renkte kalacakmış gibi düşünme. Düşünme çünkü bu hayat sana hangi rengi vermiş hangi adımda uçurumdan düşeceksin bilmiyorsun. Düşünme çünkü sen bile bir an çok mutluyken diğer bir an mutsuz olabilecek kadar karışık bir kavramsın. Bir müddet kalmak istediğin yer mekan insan seni sıktığı zaman belki gitmek isteyeceksin. Ya sen bile kendine verdiğin renkte kalmayacaksın ki hiç bir zaman. Tabi bu kişisel bir durum olabilir fakat en büyük renk değişimini sana hayatın getirdikleri yaşatır. Hayatı bilmem ama ben kendime değişmemek için bir sürü renk verdim aslında. Sadece işte o gün olduğum rengin, hangi insana daha iyi uyduğunu daha çok yakıştığını şaşırdım biraz. Her neyse önemli olan fark ettikten sonra ki zaman sürecidir.  Bu süreçte sen de iyi bir eser çıkarmak için gök kuşağına çevirmek için sadece biraz dinlenmeli ve izlemelisin insanları, olayları. Sonra zaten çok güzel harmanlayabiliyorsun bu renkleri insanlarla tablon da.

   Sonra insanlar senin için bir sürü şey yapabilir fakat bu onlara senin her şeyin olması imkanını vermeyecektir asla. Sunmamalısın bir insana sürekli yorum hakkını. Ne demiştik bazen yanlış hissedebilirsin yanlış renkler verdiğin gibi. Bırak biraz uzak kalsın insanlar senin bütün özelliklerinden. Seç ve uzaklaştır neden çünkü biraz mutluluğa ihtiyaç var. Ve insanlara en zayıf noktanı gösterdiğin an yanlışın en büyüğünü yaptın bil. Bil yani çünkü karşın da ki insanın hangi renge dönüşeceğini kestiremiyorsun ki.
   Ve sonuç olarak şunu söylemeliyim ki çok güzel dostluklara sahip ol, zaten bu sana mutluluk getirisidir.  AileN zaten mutluluğun kaynağıysa otur düşün ve kötü hissettiğin an toparla kendini sahip olduklarının farkına var sahip olamadıklarından çok. 
   Ha bir de bir insan sana hata yaptığın da onu suçlama ilk önce kendine bak ve bu fırsatı ona senin verdiğini unutma. Tabi işte bu benim suçum deyipte karalara bağlama buda sana mutsuzluk getirisidir. Gör bekle ve sonra git.. 

Aynen bugün günlerden gör bekle ve sonra git..



5 Aralık 2016 Pazartesi

Seyyah

Bana fedakarlıklarından bahset Seyyah.
Gezmek istediğin için gittiğin yerlerden.
Görmek adına seçtiğin yollardan.
Yapmak istediklerin adına yaptığın fedakarlıklarından.

Mutlu olmak için yaptığın fedakarlıklar mesela Seyyah.
Ne yaptın ? Ben mutluyum derken kimin yanındaydın, hangi zamanda hangi gerçekteydin ?
Kimin gülüşü yada kimin derdindeydin ?
Hangi gözyaşına çare olmak umudundaydında zaman bu kadar geçmiş Seyyah ?

Ya da düşünsene Seyyah dünyadan bir haber yaşıyorsun hayatı.
Ne insanların derdi, ne hayatın akışı...
Ne gelişen teknolji, savaşlar, politika..
Hele bugün bitsin yarına gün doğar dediğini, herşeyden habersizce hiçbirşeyi umursamazcasına..

Bu hayat yaşam değil ki Seyyah.
Yani bu olmamalı. Buna ben yaşıyorum dememeli insan.
Düşünsene sadece ben merkezli, bencilce düzeni olan küçük bir dünyanın kralı olduğunu.
Ha kralı olmak zorunda kalanlara sözüm yok, elini eteğini çekmişliğe sürüklenen insalara uzanmaz kalemim.
Sözüm hissedebilenlere. Görebilen, duyabilen, sevebilen ve sevilebilenlere.
Sözüm hala nefes alırken yaşamı farkında olmadan kaybedenlere...

Sözüm fedakarlık yapmayı bilmeyen sevilmekten mutlu olmayanlara.
Çaresi yok mu acaba Seyyah gezdiğin sokaklarda, bir kapı kilidinde, bir pencerenin çiçeğinde ?

Asıl büyük sorum Seyyah çaresi hiç mi yok mutluluğu en çok hakedenler adına.
Seçmek zorunda kaldığı hayatın kralı ya da kraliçesi olmak zorunluluğu savaşına ?
Benim yolum kalmadı bu gece zaman zarfında.
Başka gün batışlarına ve gün doğumuna...

Ama sana sordukça umudum var olacak hala.
Söylesene Seyyah neredesin de nereye bu yolculuk bu defa.. ?

3 Aralık 2016 Cumartesi

Engelsiz Yaşam Adına


   Uluslararası Engelliler Günü, 
Birleşmiş Milletler tarafından 1992 yılından itibaren Aralığın 3'ünde kutlanmaya başlamış ve günümüze kadar gelmiştir. Bu güzel günün daha güzel yarınlara gitmesi en büyük isteğimdir benim.

İlk olarak sadece engelliler ve engelli aileleri için değilde bütün toplumun bilgilenmesi ve bilinçlendirilmesi gereken bir başlık bugün. Bugün onların sağlıklı olan insanlardan bir kaç adım geriden başlamış olma tabusunu yıkıldığının göstergesidir. Azim, mutluluk ve inanç ile bu ön yargıları kırmakta olan çocuklar, gençler ve yaşlıların için tekrar  ''Biz size inanıyoruz, biz sizinle beraber yaşamayı seviyoruz ve siz bizimle birlikte bu hayatı paylaşır mısınız ?'' sorusunu hatırlatıyor ve onların mutluluğu için bazı bir kaç etkinlikler gerçekleştiriyoruz.
Çünkü hayat beraber olunca anlamlı :)

   Engellilik ne demek biliyor muyuz ?
Engellilik doğuştan veya sonradan herhangi bir nedenle; bedensel, zihinsel, duygusal, ruhsal ve sosyal derecelerin çeşitli sebeplerle kaybedilmesidir.

   Peki engel ne demek ?
Engel ise bu saydığımız özelliklerin somut halidir. Mesela tekerlekli sandalye kullanan bir birey için yürüyememek engel. Mesela görememek, duyamamak, konuşamamak, kollarını kullanamamak ya da zihinsel olarak .. 
   Ki aslında bunlar bizim duyduğumuz bildiğimiz ve sandığımız engeller. Oysa ki asıl engeller onlara karşı olan ön yargılar, onların içinde ki korkular ve bütün toplumca bilgisizlik... Daha sonra mimari yapıtlar! Dar kapılar, yüksek kaldırımlar, yürüyen merdivenler, otobüs, tren, okul taşıtları.. Sinemalar, tiyatrolar, alışveriş merkezleri ve asansörler. Mesela bebek arabaları ve tekerlekli sandalye için kaldırımlarda iniş çıkış rampaları yapılmış evet bu güzel bir düşünce fakat bilinçsiz toplumumuz bu rampaların tam önüne araba park etmeleri ile güzel olanı mahfetmekteler. Bilinçsizlik ve bilgisizlik. Bu durumlar, görmediğimiz ve fark edemediklerimiz. Bu da onların kendilerini mutsuz ve dışlanmış hissetmesine yol açmakta.

   Oysa onlar sevgiyi ve güven duygusunu hissettikleri zaman aşamayacağı engelin olmadığını düşünürler. Ve bu onlar için büyük bir mutluluktur.
    
   MUTLULUK !! İşte bu mucize kelimeyi hisseden bir insanın aşamayacağı hiçbir engel yoktur. Mutlu olduğunu hissettiği zaman inancını da her dakika yeniler kendi korkularına ve ön yargılarına karşı.. 
İşte engelli olan insanların mutlu olabilmesinin diğer bir istekleri ise hayatın içinde olmak. İnsanlarla kaynaşmak, dostluklar, arkadaşlıklar, başarılar elde etmek. Bunun için ilk olarak yapılması gereken en uygun hareket sınıfları ortadan kaldırmak. Mesela siz, biz, onlar gibi kavramları kullanmamak. Ve ben de bu hareketi yaparak başlamak istiyorum bugünden sonraki hayatıma. 


                 Hep beraberlik adına, bütünlük adına ve en önemlisi de engelsiz yaşam adına.


10 Kasım 2016 Perşembe

Sen Hangi Çizgisin ?



       Şu dünyaya baktığım zaman en ağır yük ne varsa taşıyabilen en iyi canlının insan olduğunu her geçen gün daha iyi anlamaktayım..

       Her geçen gün ayrılığa, ölüme, dostluğun bitimine, yalnızlığa alışan insanları gördükçe bu insanların bu kavramlara alışabildiğini gördükçe, olmaz dediklerinin olduğunu, gitmez dediklerinin gittiğini, asla bitmez dediklerinin bitimiyle yalnızlığa çaresizce alışmalarının örnekleriyle büyümekteyim. Her geçen gün umutsuz insanlara olan umudumun azalışıyla bağırmaktayım bu uçurumdan. 

       Ne kadar inansam da ben umuda, umutsuz insanlara çare olamıyorum bazen. Bu beni gerçekten belirsizlik olan başka bir uçuruma sürüklemekte.
Her hayatın çizgisinin, seyirinin aynı olmayışı, her insanın yaşadıklarının, yaşattıklarının veya o insana yaşatılanların aynı olmayışı ile  umuda ve ümide yaklaşımları da ancak yaşadıkları ve gördükleri kadardır bu süreçte.
     -Peki yapabilecek ne var ? 
İşte cevabını bulamadığım en büyük çaresizliğim. Ne yapabilirim bilmiyorum bu insanlar için. Bu değerli karakterler için gerçekten bilmiyorum. Ama tek bildiğim en önemli şey insanın kendisi, kendi çaresizliğine, umutsuzluğuna en büyük çare. En büyük dost, en büyük eleştirmen. Yani sen sana en büyük iyilik yapacak varlıksın aslında. Bunu anlatabilmenin yolunu bulamıyorum işte çaresiz olduğum noktadayım şuan. 

        Artık kaçmaya başladım ama. İçinde olduğum derin duygulardan, olaylardan kaçmaya başladım son zamanlarda. İyi mi bilmiyorum ama boğulmaya başladığımı hissettiğim an uzaklaşmam gerektiğini düşündüğüm için kaçtım. 

      -Peki bu güçsüzlük belirtisi mi ? 
Hayır gerçekten hayır. Aslında bu derin duygulara girmek çok büyük bir cesaret ve kaçmak ise biraz yorgunluğun belirtisi sadece. Elimden başka bir şey gelmeyişimin yorgunluğu, yorgunluğun verdiği hisle kaçışım ve sonuç olarak aldığım huzurun hazzıyla baş başa yazıyorum yine..

        Mesela insanlarda gözyaşı kavramı ..

Gözyaşı büyük bir çaresizlik veya hayallerini kaybetmiş bir insan. Ben bunların hayatımızda ki en büyük çaresizlik olduğunu düşünürdüm. Düşünsene hıçkırarak boğulurcasına ağlayan bir insan. Sesi kendi çıkmazlarından büyük. Ama iyi bir cesaret çünkü korkmaz sesinin duyulmasından. İnsanların bakışları onun umurunda olmaz. Diğerlerinin ne düşündüğü, onu parmakla gösterişleri veya onu anlamak istercesine ona attığı bakışlar zerre umurunda değildir.. Bir denizin içinde boğulur ve çırpınışlarının fayda etmediğini fark ettiği an işte tam o sırada gözyaşları ona ihanet eder ve durduramaz.. İşte bu çaresizliğe alışmanın en büyük dostudur. Düşünsene gözyaşların sana düşman ve çaresizliğine dost.. 




        Fakat şunu da düşünürüm ben ağlayamayan insan. O da çok çaresizdir aslında. Hatta belki  daha büyük bir zorluğun içindedir. Güçsüz görünmekten korkar, sesinin duyulmasından ürker. Ya da içine akıtır. Düşünsenize için de kocaman göz yaşından bir deniz. 
       -Peki bu deniz taşmaz mı? 
Taşar elbette. Bu oluşturduğu deniz kendi dünyasına fazla geleceğinden, boğulmaya başladığı an kurtulmak isteyeceğinden elbetteki taşıracaktır.
Ve sonuç.. '' Hissizlik'' ! İşte en büyük ölümdür insana.
       Veya...
Elinden bütün hayallerinin alınmış olması. Kaybolmuş kopkoyu bir karanlığa gömülmüş. İşte bu varya bu o insanı mahveder. Düşünemez artık, şu planı kurayım dediği an sessizliğe gömülür artık. Onun hayallerine giden yollarının olmayışı ile serzenişlerini duyar ve bitkinliğini görürsün. Kendi kendisiyle konuşmaya başladığı zaman başka bir boyutta alışır çaresizliğe o. Gömülür yalnızlığa. Çünkü paylaşmak istemez düşüncelerini. Dilinden dökülsün istemez. Olmayacağı korkutur onu, ki olmayacaktır zaten ve o bunların bilinmesini istemediğinden gömülür iç dünyasına. Yani yalnızlığa.. 

      Ve insan kavramı işte bu öyle ince bir çizgi ki, adımları öyle önemli ki ya kendi kendine çare olma yolunu bulur ve başarır. Yada iç dünyasında kaybolup yalnızlığa gömülür. 


Peki senin çizgin ne ? Hangi uçurumdasın ?

Kendi kendine çare olan mı yoksa ölüm fermanını uygulayan celladın mısın ?







23 Ağustos 2016 Salı

''Moonrise Kingdom'' .. BEN yorumuyla..

         İzleyeli uzun bir zaman olsa da bura da bir sayfa ayırmak istediğim bir film. Hissettirdikleri eğlenceli, komik, eğitici ve düşündürücü. En önemlisi de tekrar izleyebilirim dediğim bir filmden bahsediyorum...


     Wes Anderson yönetiminde ki genel normlara bağımlı bir tabirle (sorunlu) olarak nitelendirilen iki çocuğun dünyasını anlatan bir film. Olgunlaşma dönemin de karşılaşan, birbirlerinin hayatların da ki mutsuzlukları benzer olduğundan birbirlerine sıkıca bağlanan küçük iki çocuk. Hem dost hem arkadaş hem sevgili kavramını çok küçük yaşlarda birlikte tanımlayan iki karakter. 
  
          Mektup arkadaşlığını çok sevecen anlatan bir hikaye aynı zaman da. Dostluğu, arkadaşlığı, sevgiyi hissettiren,  çocukların aileleriyle olan problemlerinden dolayı ortaya çıkan karakter sorunlarını belirten bir animasyon misali. Bir animasyon filmi diyorum ki oldukça başarılı buldum. Sebebi ise sıradan bir hikayeyi oldukça ince işleyerek farklı bir boyut kazandırarak hissettirmesi bana ve çoğu insana göre. Gerçekten Anderson kişiliği, iç dünyası oldukça ilginç ki bunu ince mesajlar göndererek hissettirdi bana. 




  ''Bir kişiliğin en önemli dönemi çocukluktur. En değerli hissetmesi gereken, en ilgiye muhtaç olduğu zamandır. Eğer bu dönem içinde taşlar yerine oturmazsa ileri yaşamın da kalıcı ruhsal hasarlar oluşması muhtemeldir. Henüz çok ileri ki yaşlara gitmeden de anlayabiliriz bunu, o çocuğun tavrı, sergilediği hareketleri.. ve daha bir sürü somut soyut veriler.''

    
    Ve küçük kahramanlar da oldukça eğlenceli. Yine usta oyuncular da şapka çıkarılası. Sanatsal olarak yazılabilecek yorum çok tabi ki. Ve elbette ki herkesin zevkleri fikirleri uyuşmayabilir. Veya anlama kapasitesi, kavramı, hissetme değeri herkes de aynı değildir ondandır ki bu film bana göre ''Evet işte bu!'' dediğim bir film değil ama '' Kesinlikle izlemelisin! '' diyebileceğim bir film. Film arşivinde bulundurulası masum eğlenceli ve de araştırdığın zaman da öğretici bir film bana göre. 

DİPNOT! İzcilik bir çocuğun büyüme döneminde, hayatı öğrenmeyi ve vahşi doğada sağlam adımlarla yürüyebilmeyi öğreten, hiç olmadık bir yerde, bir zaman da doğada tek başına kaldığında ne yapması gerektiğini bilen bir çocuk yetiştiren, oldukça önemli bir eğitim alanıdır. Ülkemizde de önem verilmektedir. Bir araştırın derim.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Milene' ya Mektuplar Son !

  .... Umudunu yitirmiş, hayal kırıklığına uğramış, yolunu şaşırmış bir hayvan gibiyim; kaçıyorum, gücümün yettiği kadar koşarak kaçıyorum artık, ama yalnız şunu düşünerek kaçıyorum: '' Onu da birlikte götürebilsem ''diyorum, '' onun olduğu yerde karanlık olur mu hiç ? '' Günlerin nasıl geçiyor, diyorsun, böyle işte ! Mektubun geldiğinde, ben sana mektup göndermiştim bile. ''Korku'', ''kuşku'' falan filan bir yana -tiksinç olduğundan değil, miden dayanıksız da ondan -evet her şey bir yana, gene de senin söylediğin gibi de güç değil belki de. 
  ..... Anlatmaya çalışayım: Kişi kendi yetersizliğini ister istemez çekmek zorundadır,bu zorunluluğu hep duyar, ama iki kişinin yetersizliğine boyun eğmek zorunda değildir! Gözlerimiz ne güne duruyor? Kör edebiliriz onları, yüreğimizi de çekip atarız! Yok, yok o kadar da değil, biraz abartma, biraz yalan var bunda; zaten her şeyi büyüksüyorsun.. Yalnız önem büyüksenemez.. O var Milena, onun oluşu gerçek işte. Gene de özlem için edilen gürültü patırtı kadar büyük değil özlemin kendisi. Saçma bulacaksın, ama değil! Bak: ''En çok seni seviyorum'' diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki. '' Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum bu bıçakla'' dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.
   ..... Neler oluyor ya da neler olduğunu iyice anlayamıyorsun Milena, Ben bile anlayamıyorum; bir çoşkunluk karşısın da ürperiyorum, aklımı yitirecek kadar üzülüyorum, gene de bilmiyorum ne oluyor, ne olacak! Bir tek şey biliyorum: Gürültü, patırtı istemiyorum, karanlık olsun istiyorum, bir yerlere gizleneyim diyorum, bunu istiyorum işte, bunu arıyorum,bunun ardından gideceğim, elimde değil.
  ...... '' İki kişinin yetersizliği '' sözünü iyi anlayamamışsın. Şunu anlatmak istemiştim: Ben kendi pis yaşamımda yaşıyorum, bu beni ilgilendiren bir şey ama seni de çekersem bu pisliğin içine, o zaman iş değişir; yalnız sen de yok olacağımdan değil, bunu aldırmam çünkü başkasında yok olmam onu ilgilendireceğine göre, beni üzmez; üzücü yanı: Kendimi pisliğimi sen de görür, pis olduğuma büsbütün inanırım üstelik kurtuluşum daha da güçleşir. Güçleşir ne demek ? Kurtulamam ! ( Her bakımdan kurtulamam, ama bu konu da daha da güçleniyor kurtulamamak.) İşte bu, ölüm terleri döktürüyor bana..
                                                                                                                         

                                                                                                                        ...Franz Kafka...

Milena'ya Mektuplar 2



    '' Öyle zaman olur ki odada yalnızken bile 'yok oluverir' insan, bunun nedenleri çoktur, kişi yaşarken bile ölebilir. ''
                                                                                                                                    Kafka.

     Bunun nedenleri çoktur, sebepleri sonsuzdur. Eğer ki yaşarken bile ölebilen bir karakter, bir ruh geçmişse bu yeryüzünden ki Kafka, yaşamak zorunda oluşu bir uçurumdur belki de ona. Öyle bir yalnızlığa bürünmüş ki bütün dünya gözlerinin ardın da ve kendi dünyasında yok oluşunu seyretmeye meyletmiş bir gönül olmuş Franz.
 
     '' Uyuyamıyorum; uykusuzluğum bundan demek istemiyorum, çünkü yalnız ezgiden yoksun olanlara uyumayı sağlarmış üzüntü; yine de uyuyamıyorum. ''
                                                                                                                                     Frannz.

     Çünkü o ezgi, özlem, huzur Milena' dan gelen mektuptaydı. Çünkü o kuşku, telaş, korku, kaybetmek yine o mektuptaydı. Çünkü aşık olmuş bir gönül, vuslata mahkumdu. Uyku mu ? Değil miydi ki uyku yarı ölmekti ? Yarı ölümün hiçbir farkı yok gerçek olanından, sadece sonsuz olmayışı ona bu adı koyan. Ki bu, Franz'a daha zordu. Çünkü imkansız aşka yasak oluşu bir uykunun, ölümle sonsuz özgürlüğe kavuşmak kadar gerçekti.
   
      ''Kötüyüm Milena, bilmediğin kadar kötü.. Onun için bağırıyorum ya !
  Meleklerin sesi sandığımız, cehennemin dibindekilerin şarkısıdır. ''
                                                                                                                                       Kafka.

      O kadar anlam dolu ki şu iki cümle, Nasıl bir hal onda ki, meleklerin sesi diye nitelendirdiklerine sitemi.. benzettikleri.. çaresizliği...

       
     Kafka' dan...

# Bana öyle geliyor ki yeryüzünün en saçma işi suçun kimde olduğunu aramaktır !

# Ben kendi kendimle konuşmuş, kendi kendimden dilenmiştim bunu... Düşler içindeydim, uyandırın beni !

# Gerçek ne onda, ne bunda... Erken uyanınca gerçekleri burnumuzun dibin de sanırız. Birkaç solmuş çiçeğin süslediği, üstü açık hazır bir gömüt !

# Bütün insanlar tükenmek bilmeyen bir canlılık içinde, hiç ölmeyeceklermiş gibi, ama gerçek ölümsüzlükten yana değil bu canlılıkları, yaşadıkları saatin derinliklerine inen bir canlılık belki de bu. Korkuyorum bu konulardan.

# Ne durum da olduğumu kimseye anlatamam, sen de anlayamazsın, kendim bile anlayamıyorum, nasıl başkasına anlatabilirim ? O kadar da önemli değil bu, önemli olan şu: İnsanca yaşanamaz çevremde, bunun böyle olduğunu sende biliyorsun, biliyorsun da inanmak istemiyorsun. Sarı mektubunu almadım daha; peki açmadan gönderirim sana. Yanılmıyorsam, birbirimize mektup yazmasak daha iyi olacak. Yanıldığımı da hiç zannetmiyorum, Milena!


                                                                                                                             ....

1 Ağustos 2016 Pazartesi

     Bir kapı kilidinden görünen ışıkta ki rüyadayım.
    ( Umut misali )
     Eriyen bir karın yok olmuş beyazındayım bu akşam.
    ( Siyah koyusu misali )
     Bir buluta yazgılıysa yağmur, yaprağa düşen su damlası benliğim.
    ( Her zerresi  )
     Ve bir martının özgür kanadından sonsuzluğa süzülürcesine..
    ( Kendi ütopyam da )
      Bugünüme dün dediğim yarınımdayım bu dünya da.
    ( Sessizlik gözlerimde )

   
                                                                                                                   Bir Cem Adrian gecesi...

31 Temmuz 2016 Pazar

Günün Tam Üçünde Bir Saat Kulesinde

     Yıldızlar akarken gece, günün en güzel saatlerinden bu yazılanlar. Geçmişten bugüne gelişimi bir mum da izledim. Öyle bir mum ki yandıkça yenilendim. Günümden geçmişe gidişimi tarih diye nitelendirdim. Öyle bir tarih ki eskidikçe değerlendim. Ve bir antika, koskocaman bir tarih kokusu olan bu ‘Saat Kulesinden’ sesleniyorum size. İnsanın kendisiyle baş başa kalıp yenilenmesinden yazıyorum, yalnız kalıp kendisiyle sohbet etmesinden bahsediyorum. 
     En sevdiğim şeyi yapıyorum şuan. 
     Aldım karşıma yerli göklü maviliği, bir taşa yaslandım güvenmek istercesine ..
Ve huzuru hissettim. Hissettim gerçekten saatlerce düşündüm, dinledim rüzgarın söylediklerini tiyatro gibi izledim bulutların serzenişlerini.
   
    '' Kendinizle konuşmayı hiç denediniz mi bilmiyorum ama denemekten zarar gelmeyecektir inanın, denemeye değer. Çünkü oldukça gerçekçi oldukça samimisinizdir kendinize karşı. Yani yalan söyleyemezsiniz kendinize kandıramazsınız. Tabi bunu fiilen yapamazsınız demiyorum, yaparsınız hem de öyle alasını yaparsınız ki tiyatronuzun yönetmeni olarak bulursunuz bir an da kendinizi, ancak perde kapanıncaya kadar sürecektir bu, alkış bitinceye kadar. İlginçtir ki alkış tutan da yine siz olursunuz sahte oluşunuza! Ta ki eliniz yoruluncaya kadar .. Bir yere kadar .. Bir oyun daha bitinceye kadar .. ''

      Sonra...
   Sonrası işte malum bir bakmışım defter kalem elimde. Resmetmişim yine bu kocaman dünyada ki kendi küçük dünyamı. Seslenmişim sessiz çığlıklarla sizlere. 
   Sadece bir yapraktan ibaret yine buraya yazılanlar. Bakmayın büyük cümlelere, harflere sahip değilim bilirim.

   Sadece kendi mürekkebim de kavrulmak benim kalemim…

28 Haziran 2016 Salı

Milena'ya Mektuplar 1



'' Bu işte de öteki işlerde de şunu anladım: Erkekler daha çok acı çekiyor... Şöyle de diyebiliriz: Bu işlerde erkeklerin daha az karşı koyma güçleri var. Oysa kadınlar, suçları olmadan acı çekerler. 'Ellerinde olmadan' değildir bu acı çekiş, gerçekten çekerler acıyı ama bu da sonun da yine 'elinde olmadan' a varır belki kim bilir ? '' 
                                                                                                                                        Franz.
        Nedendir hiç anlayamazdım umutsuz insanları. Umutsuzluğa umut bağlayanları bu kitabı okuyana dek.. Ama arada çok önemli bir fark var ki şimdi ki zamanın aşklarıyla kıyaslanamayacak kadar masum bir gerçek Franz Kafka aşkı. Kıyaslanamayacak kadar umutsuz, iç dünyasıyla dehşet bir kavgası olan bir karakter. Ama bir yerler de, çok uzak veya yakın bir yerler de iç dünyasıyla savaş vermiş olan insanlar, insan, sen, ben.. 
                                                                         ______


'' Kişiyi mutluluk öldürebilirse, benim çoktan ölmem gerekirdi ama, ya benim gibi ölüm yargısına uğramış biri, mutluluktan ötürü kurtulabilirse ölmekten ? Öyleyse yaşayacağım demektir. ''
                                                                                                                                       Kafka.
      Çoktan ölmem gerekirdi ki mutluluktan mı tartışılır bir konu. Çoktan ölmem gerekirdi ki umutsuzluktan mı tartışılır olay. Çoktan ölmem gerekirdi ki ölüm yargım sessizlikse eğer, susmaksa eğer, korkmak kaçmaksa eğer yaşarken ölüyüm o zaman. Günün kısır döngüsü gibi, gece gündüz gibi, UYKU gibi...

                                                                          ______

'' Senden ayrı oldukça korkunun dibindeyim, ona boyun eğiyorum, istediğinden daha çoğunu veriyorum, hem de hiç zorlanmadan, sevinçle kaptırmışım kendimi korkuya, onda tüketiyorum kendimi. ''
                                                                                                                                         Franz    
       Kendinden bir parça buldun mu bu cümlelerden ? Bir yakınlık hissettin mi kelimelere karşı ?
Yada tanıdık geldi mi bu girdap 'KORKU', 'YALNIZLIK' ? Franz gibi olamayız asla, çünkü biz kendi dünyamız da başlı başına bir hayatız aslında . 

                                                                          ______

'' Bu kopan, durmadan ormana gözdağı veren fırtınaydı, ama iyiydi durumumuz. Başka türlü olmayacağına göre, elden ne gelir ? Yine bu göz dağların altında sürdürelim yaşamımızı. ''
                                                                                                                                          Kafka. 
          İyi miydi durum tartışılır. Zamanla uzaklaşmalara alışmış hayatlar... Zamanla mesafelere mesafe eklenmesi.. Zamanla yitip gitmesi. Durum fırtına, durum yıkım, durum başka türlü bir şey: Bilinmezlik, sessizlik.
         

18 Haziran 2016 Cumartesi

Bu Bir Yolculuk Olsun

Bu bir yolculuk olsun..

Kapat gözlerini. Ve düşün ne istiyorum de kendine, şuan nerede olmak istediğini fısılda yavaşça gönlüne. Bir gün batımın da, bir gecenin ay ışığında, bir denizin maviliğinde, bir gezide, bir partide, bir kitabın sayfasında.. Bir çift gözde, aşk dolu bir kalpte, bir dostun omzunda, en değerli ailenin yanında...

Milyonlarca insanın milyonlarca kendi dünyasın da hayalleri vardır.  Bu hayallerin gerçekleşip gerçekleşmemesi değil de bu hayalleri kuracak vakitlerinin var olması, oturup düşünecek kadar zamanı olması daha önemlidir her zaman.. Evet belki olmayacak hayallerin vardır ama adı üstünde hayaldir,düştür bunlar. Neden olmasını bekler ki insan,  bu daha üzücü olmaz mı kendi için ? Olmayacak düşleri kur, olmayacak şeyleri hayal et illa gerçek olması mı gerekir bazı şeylerin seni mutlu etmesi için.

Mesela kendi dünyanda kendi gerçeklerini kur hayal başlığı altın da. Bir gece yakamozuna şahit ol. Saatlerce izle saatlerce düşün yada hiç düşünme hatta hiçbir şey düşünme. Kafan nasıl rahatsa o ruh haline bürün. Bir kere müziğin kesinlikle yanın da olmalı ve yine o da ruh haline hitap etmeli mutlaka. 

Veya bir parti de ol. En eğlenceli vakitlerinin olduğunu düşün zamanla hissettirecektir düşüncelerin sana. Unutma ki o dakikalar sana bir daha verilmeyecek. Zaman tutamayacağın kadar hızlı, yaşayamayacak kadar ani ama unutamayacak kadar yavaş her zaman. Pişmanlık da unutulmayacaklara dahildir bu hayatta. Düşünme insanların ne dediğini, umurun da olmasın öyle fazla, eğer eğlenmek istiyorsan zirve de yaşa bu hissi. Senden başka yok bu dünyada.

En özgür olduğumuz mekandır hayal dünyamız. En derin sularda yüzebilecek kadar cesaretli oluruz, en korkusuz olabilecek kadar yürekli oluruz, sevmenin en masum hali, ağlamaktan utanmayacak kadar güçsüz.. Sonsuz oluruz.. 

Ya da aşk dolu bir kalp hayal et. Bak işte bunu hayal et düş kur ama gerçek olması  için değil, o an onu düşünmek istediğin için. O an mutlu olduğun için .. Belki hikayen hüzünle doludur o zaman ağla hıçkırıklarla ağla düşlerinde, burası senin dünyan senden başkası yok burada. 

Diğer bir düş, al çantanı çık yolculuğa kendi iç dünyana.. De kendine ben şunu seviyorum, şundan nefret ediyorum, bu şey bana kendimi iyi hissettirmiyor veya şu kişi hep yanımda olsun onunla mutluyum ve milyonlarca yazamadığım cümleler.. 

Bil yani mutluluğu da sen seçebilirsin mutsuzluğu da.. Tabi bazı istisnalar da vardır, elinde olmayan sebepler vardır mutsuzluk adına, o zaman mutluluğa bir yol bir çare ara kendi dünyan da.Bir yolculuk olsun kendini tanımak uğruna. Ve kendine iyi bak bu aşama da sonuçta sana bağlı bir dünya, senden başkası kimsesi yok ki onun da. 

Değer ver düşlerine, hayallerine.. 

27 Mayıs 2016 Cuma

...

Bir zamanın düzeniyse bu güneşin bir yörüngesinden yazıyorum bu satırları. 
Bir yörüngedeysem eger farkında degilim ama dönüyorum..
Her seferinde başa sarmak belki büyük denge ama biliyorum ki bir aşka şahit oluyorum yine..
Öyle sahit oluyorum ki bir ateşi izlercesine.
Ve sadece yazıyorum, 
Söyleyemiyorum susmak zorunda kalircasina.
Söyleyemiyorsun susmak zorunda kalircasina.

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Mutluluk Uzaklarda mı .. ?

Mutluluk nedir diye sordum bu kez kendime ?

Nedir mutlu olmak, mutlu olduğunu sanmak veya mutlu olmak istemek..
Aslın da ilk önce sorduğum soru ''Ben ne istiyorum bu hayattan? ''... Yıllar sonra geri dönüp baktğım zaman nasıl bir tablo çizmişim, nasıl bir yol seçmişim dediğim de iyi ki de seçmişim diyerek cevaplamak istediğimi yazıyorum. İyi ki de bu tablo da bu renkleri kullanmışım demek. Sonra sorduğum soru için de sorular çıkıyor karşıma. 

Mesela  ''Mutluluk Nedir? '' .
Evet yine söylüyorum ve yine yazıyorum hayat herkese adil değil. Herkesin yaşadığı dert sıkıntı aynı değil. Belki benzerdir belki olaylar çok yakındır ama derdi yaşayan insan farklı olduğundan ötürü derdi taşıma kapasitesi çok farklıdır her zaman. Sonra bakıyorsun insanlara farkındasın bir derdi var bu insanın diyorsun peki çare arıyor musun diye sor ona. Soruyorum; belki yapabileceği bütün çarelere başvurmuş ve  yine de sonuç alamamış görüyorsun. Ve sen de çaresiz kalıyorsun karşında ki insanın derdine derman bulamadığında da. 

Ama bir yerden sonra bilmen gerek ki hiç bir şey sebepsiz değil. Hiç bir dert, hiç bir sıkıntı tesadüf değil. İşte sen bunun farkın da olup onunla başa çıkabildiğin zaman mutlusun. Bu kavramı o zaman tanımlayabiliyorsun. Derdine çare bulamıyorsun ama bu derdi boşuna yaşamadığının bilincinde oluyorsun ve bilmen gerek her şey geçiyor bu hayatta. Bitmez dediğin yol bitiyor, geçmez dediğin zaman geçiyor, asla unutmam dediğin olay aklına bile gelmiyor.Sadece ama sadece çaresiz diye adlandırabileceğim en büyük derttir ölüm.. 
İnan ki hayat çok kısa, ölüm çok ani ve çok anlık. Vaktini bilmiyorsun bu yüzden yapmak istediğin her şeyi yap.

İnsanları sev mesela onlar da Allah'ın tecellisi vardır unutma. İnsanları anlamaya çalış derdine çare bul yardım et mesela yani bunlar beni mutlu eder. Kendini tanı, nelerden mutlusun bil ve hayata geçir. Kendini tanıdığın zaman yapabileceklerini gördüğün zaman mutlusun. Fakat olumlu ol hayata karşı. 

Aşık ol mesela kalbin hızlıca çarpsın gördüğün zaman gözlerin gülsün, ona hissettir sevgini. Öyle hissettir ki farkın da olmadan sen de oda mutlu olun.. 
Dile dökülmemiş olsun mesela.. Ama gözler! Onlar emin ol ki binlerce sözlere bedel. 

Ve huzurlu olan çoğu yer bir insanı mutlu eder. Bir deniz kenarı, bir kitap sayfası, bir kulaklık, veya bir çift göz.. Bil nerede huzurluyum nerede mutluyum bil ve seç onları. Yani mutsuz olmak için sebep çok fakat bir küçük mutluluk nerede onu bul ve bırakma.. 

Mutluluk farkındalıktır biraz da bu hayatta, bilincin de olmaktır her şeyin gelip geçeceğinin. En az nasıl hasarla kurtulabilirsin bunu düşün. Evet gelir geçer diyorum. Sanki çok basitmiş gibi. Geçer ama nasıl geçer .. Neler alır götürür senden .. İşte bunları düşün enkazı en az seviyeye indirmeye çalış inan sana yararı olacaktır. Bil ki mutluluk biraz da kendine hükmetmektedir bu süreçte. 


İyi hisset iyi düşün ve inan Mutluluk için de, uzaklarda değil. 
Belki çok yakın da belki de çok yakının da...

4 Ocak 2016 Pazartesi

Bab'ı Aziz



Bu dünyada ki insanlar bir mum alevinin önünde üç pervaneler gibidirler.

İlki  aleve yaklaşır ve şöyle der;
''Ben aşkı biliyorum''.

İkincinin kanatları yaklaşarak aleve değdi ve dedi ki;
''Ben aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim''.

Üçüncüsü kendini hiç tereddüt etmeden ateşin kalbine attı.
Ve ateş onu eritti yalnızca o bildi gerçek aşk nedir...

                                                                                               इलाही पूछना