19 Aralık 2016 Pazartesi

Nazan'dan bana dokunan..

   

      Hattat çok acı çekiyordu. Çok fazla acı çekiyordu ve yapabilecek hiçbir şey olmadığını bilmesi acısını arttırıyordu. Başını ellerinin arasına aldı. Defterlerim var hiç olmazsa, dedi. Bedelini çok ağır ödemiş olmama rağmen defterlerim var. Defterlerimde ben varım. Hep defterlerime döneceğim ve defterlerime döndükçe çoğalacak,  büyüyecek ve var olacağım. Bu da bana yeter.


nun masalları, hattat,



      Önümde sadece bir ilk cümle lakin o da evvelkinin son cümlesi. Neden bir evvelkinin son cümlesi bir sonrasının ilk cümlesi olmasındı? Hattat, diyecektim, boş defterlerine bakarak, hıçkırıkları ile kahkahaları arasında, oysa benim ne hikayelerim vardı diyordu, oysa benim ne güzelliklerim vardı ve ne hüzünlerim.


      
       İçimdeki denizden kaç dalga geçtiğini kim saydı? Bütün kalelerimin neden her dafasında böyle savunmasız düştüğünün sebebini kim merak etti. Her çıkışımda kalelerimden, biraz daha nasıl olup da bu kadar küçülebildiğimin nedenini kim anladı? Mutlak olanda var olmak için yaptığım her şey, yazdığım her yazı, var olmak ve toplanmak için attığım her imza biraz daha dağılmama ve küçülmeme yol açtı. Sırtımda alev gömlek, hattat içim yanıyor. Oysa hattat dışarıda kar yağıyor. Darmadağınık odamın bütün kapılarından, bütün pencerelerinden, bütün aralıklarından; gri, soğuk ve sinsi bir duman içeri yayılıyor. Yapış yapış. Hattat kaç kez hayatı, kaç kez aşkı ve kaç kez ölümü aramak için sefere çıktım? Kaçında geri döndüm? Ben senin ruhunun bütün çağrışımlarına ve tezahürlerine vakıfken, dahası hakkın varken benim üzerimde, bir mukadder meçhulde kesişecekken yollarımız, ne kadar yalnız olduğumu ve ne kadar acı çektiğimi bilmedin bile.


 
       Ne kadar isterdim, ne kadar isterdim bir akşamüzeri müjdeci bir ses kapımı çalsaydı ve gözlerimi kamaştıran bir kuyruklu yıldız suretinde nefesimin artık kesildiği bir an içinde saltanatıyla odamı aydınlatsaydı. Ona saatlerce içimdeki ülkeden bahsedebilseydim ve o, ışığıyla bana içimdeki ülkenin aslında ödünç alınmış bütün bulutlarını ve akşamlarını gösterebilseydim ve sonra ona şimdi bana bütün bunları yorumla ve bana gerçeği, kalıcı ve mutlak olanı aydınlığında göster diyebilseydim. Ne kadar isterdim bir akşamüzeri bir müjdeci sesin kapımı çalmasını ve kocaman kuyruğundan ışıltılar saçarak gerçeği odama bırakmasını. Bunca emanetini bunca yangının gömleği ile sırtlandığım halde, bütün gölgelerini olmayan gözlerimle buğular, sisler ardından gördüğümü vehmettiğim halde, o ülkeye hiç ulaşamadım. Ben yaklaştıkça, o ödünç ve büyülü bir tüy bırakarak arkasında, eskisinden daha fazla uzaklaştı. Çünkü ben sürekli dağılıyor ve parçalanıyordum. Bir türlü birleşecek ve görecek kabiliyetim olmuyordu.


   
Hikayeyle de hayatla da olmuyor, öğreniyorum.
Hayatlarımı soyunuyorum ruhumdan, geriye hikaye kalmıyor.
Hikayelerimi soyunuyorum hayattan, geriye ruhum kalmıyor.
Hikayeyle de hayatla da mücadelem var, anlıyorum. İkisinin arasında bir yer yok mu?
   

                                                                                      NAZAN BEKİROĞLU Kaleminden...

                                                                                                                   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder